“Sait Faik’i Sait Faik yapan, bütün o babasının yüksündüğü özellikleri idi. Aylaklığı idi. Okul kaçkını başıboşluğu idi. Hiçbir ciddi işi ucundan tutamayan gelgeçliği idi. Sonunda kendisini olduğu gibi kabul etti. Dünyadaki, toplumdaki hikâyeci yerini, bilinçle aldı. Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu.” Haldun Taner böyle anlatmış Sait Faik’i… Belki de bu yalnızlığını, melankolisini tam olarak anlatan cümleler değil.

Bir de usta kalem Yaşar Kemal’e bırakalım satırları; “Akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli ama müthiş kederli, yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştı, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki, (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapayalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilemez. Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin olur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık… Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybetli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri, seyrederken rastlarsınız. Bu adam hikayeci Sait Faik’dir”

Bozkırın ortasına dikilmiş taş yığını binaların arasında, bunaltıcı sıcaklarla geçen yazı geride bırakıyoruz. Günlerden Ekim’in 1’i. Tiyatro mevsimi başladı. İnsanı içsel bir yolculuğa çıkaran bu eşsiz sanatın, ruhta yarattığı izlere eşlik eden bir sonbahar yağmuru var. Denizi olmayan şehirde yağmur en büyük kaçıştır insanın kendisine. İstanbul çağırıyor bizi. Deniz çağırıyor… İstanbul deyince akla ilk gelen isim; Sait Faik Abasıyanık çağırıyor. Bizi ruhuna dokunmaya çağırıyor…

Devlet Tiyatroları’nın yeni oyunu “Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye”den bahsedeceğim bu yazıda. 2013 – 2014’ün ilk haftasında sahnelenmeye başlayan oyunun yazarı Sait Faik, oyunlaştıran ise Savaş Dinçel. Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Dinçel’in daha önce kendisinin sahnelediği oyun, şimdi de Erdinç Doğan’ın performansıyla karşımıza çıkıyor.

Oyunculuk performansı yeterli değil

Oyunda Erdinç Doğan Sait Faik Abasıyanık’ı canlandırıyor. Bazen öykülerini anlatıyor, bazen o öyküleri nasıl yazdığını anlatıyor, bazen de Abasıyanık’ın ruhunu sahneye taşımaya çalışıyor. Şüphesiz Dinçel gibi büyük bir usta ve Türkiye öykü tarihinin en önemli kalemlerinden Abasıyanık’ın gölgesinde işe başlamak çok zor. Doğan bu yüklerle yola çıkıyor ve elinden gelenin en iyisini yapıyor. Ancak bu performansı yeterli oluyor mu? İşte sıkıntılı kısım burada başlıyor.

Sait Faik’in sarkastik karakterini canlandırmak mutlaka ki çok zor. Ama karakterin ruhuna geçmiş bu mizahi yetenek Doğan’ın rolünde abartıya kaçıyor. Karşımıza fazla uçarı bir Abasıyanık çıkıyor. Hele ki ilk perdeyi ele aldığımızda, nevrotik ve yılışık bir yazardan başka bir şey kalmıyor elde. Ancak ikinci perdede işler biraz daha değişiyor. Doğan’ın oyunculuğu da yükseliyor ve oyun tamamen yazarın melankolik ve yalnız yapısının üzerine düşüyor ve ortaya seyre doyulmaz bir ziyafet çıkıyor. Elbette ki Doğan tam olarak bu hali yansıtamıyor ama metnin güçlülüğü ve oyundaki enstrümanlar çıtayı yükseltiyor. Bu tip yarı biyografik oyunlarda, anlatılan kişinin yarattığı etkiden dolayı oyuncu performanslarının normalin üstünde algılanması gibi bir durum söz konusu olabilir. Pek çok yerde bu yüzden Doğan’ın harikalar yarattığına dair satırlar okuyabilirsiniz. Ama bu konuda son söz olarak söylenecek şey şu, Doğan, Sait Faik’e bir beden küçük gelmiş. Çok iyi bir performans, çok iyi bir teknik. Ama tam değil…

Stüdyo Sahne’nin ortasında, biraz deniz kenarında bir iskele, biraz da bir sahil evinin odası benzerliğinde bir dekor kurulu. Sahnenin kenarlarından tavana kadar büyük bir ağ yükseliyor. Ada ve İstanbul içiçe geçmiş dekorda. Seyhan Kırca tam da Sait Faik’e benzeyen bir sahne tasarlamış. Biraz “aylak” biraz “yalnız” biraz “melankolik” Sahneye yansıyan sarı ağırlıklı ışık çalışması, ruh haline göre değişen ışık tonlaması ile Zeynel Işık bir kez daha mükemmel bir çalışma yapmış. Oyunun müziklerini besteleyen Onur Yüce de ince bir işçilik çıkarmış.

Çidamlı’nın temiz rejisi

Ve gelelim oyunun yönetmenine. Yosunlar ile büyük hayal kırıklığı yaratan Murat Çidamlı bu sefer çok başarılı bir iş çıkarmış. A’dan Z’ye doğru isimlerle çalışıp harika bir orkestra yöneticiliği yapmış. Zaman zaman perdeye yansıyan Sait Faik ve ona dair görsellerden tutun da, nerede ne yapılması gerektiğini çok çok iyi koordine etmiş. Tek cümleyle, “İşin matematiğini çözmüş”. Araya da ufak tefek sürprizler katarak oyunu daha da zevkli kılmış.

Oyuna genel anlamda bakınca çok iyi olduğunu söyleyebiliriz. İyi bir reji ve iyi bir metin bir araya gelmiş. Ama oyunculuk için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sahnede maalesef Sait Faik Abasıyanık yok. En azından biraz da olsa yazarın ruhuna dokunabilmek, iyi bir reji izlemek ve bu metinle tanışabilmek adına mutlaka gidilmesi gereken bir oyun. Orhan Veli de var, Melih Cevdet de oyunda, Cahit Irgat da var, Dostoyevski de…

Sait Faik’in yalnızlığa dair en önemli satırlarından biri ile bu yazıyı noktalamak istiyorum…
“nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten…, bir hişt hişt sesi gelsin”

Bu yazı 8 Ekim 2013 tarihinde İnsan Haber’de yayınlanmıştır.