Pazar sabahı yeni haftanın başlamasına saatler kala günün keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Kahvaltıda günün gazetelerine bakarken Can Dündar’ın Erdal Beşikçioğlu ile yaptığı röportaj ilgimi çekiyor. Röportajda Behzat Ç’den tiyatroya, aile yaşamından Ankara’ya kadar pek çok konuya dair keyifli bir sohbet var. Ankara’da tiyatrodan bahsediyor Beşikçioğlu : İnsanlar evden tiyatroya gitmek üzere çıkar; geçerken uğramaz. Tiyatroya gittiğinde nasıl bir metinle karşılaşacağını bilir.

Gerçekten de öyledir Ankara seyircisi. Yönetmenleri tanır, yazarları tanır, oyuncuları tanır… İşte Olcay Kavuzlu da böyle bir isimdir. Her sezonda karşımıza acaba nasıl bir sürprizle çıkacak diye merak ettiğimiz isimlerden biri. “Ben Ödüyorum” da Kavuzlu’nun başrolünde olduğu yeni sezonun güçlü oyunlarından.

Baksanıza hayatlarımıza… Haftanın her günü yaşamımızı sürdürebilmek için büyük şirketlerin içinde, küçük öykülerimizle mücadele veriyoruz. Çoğu zaman hayata karışacak enerjimiz kalmıyor. Kendimizi beton binaların içine tıkarak, kimi zaman aile dediğimiz kurumun, kimi zaman sevgililerimizin, kimi zaman da arkadaşlarımızın yanına gidiyoruz. Hepsi ile ilgili onlarca fikri çatıştırabiliriz, ama çoğu zaman hissetmek zorunda olduğumuz duyguların esiri olarak; sevmiş gibi, özlemiş gibi, hissetmiş gibi yapıyoruz. Bazen bir gün önce sizin için dünyaları verebilecek kadın bir gün sonra sizden nefret edebiliyor. Ömrünüzü adadığınız eşiniz sizi aldatabiliyor. Tabii aldatmak, sevmek ve nefret etmek kavramının varlığı da ayrı bir tartışma konusu. Bu kocaman, bu minicik, bu sıradan ve sıradışı hayatlarımızda, yaşadığımız her şeyin anlamsız olduğunu ya da sahte olduğunu düşündünüz mü hiç?

Yves Jamiaque’nin kaleme aldığı “Ben Ödüyorum” işte tam da bunu anlatmak için var. Aşkta aldatılmış, dostlukta satılmış yalnız bir adam; bir aktrisi, bir fahişeyi ve parasız bir ressamı satın alarak kendisine bir aile kuruyor. Eşi, kızı ve en iyi dostunu para ile yaratıyor. Konu ne kadar da cazip değil mi? Modernleşen dünyada yalnızlık üstüne bir ağıt belki de Ben Ödüyorum. Ve tahmin edersiniz parayla yaratılan bu kurumda işler pek de kurgulandığı gibi gitmiyor.

Oyun, bir saat gibi işliyor

Ben Ödüyorum’u yöneten Vladlen Alexandrov iyi kurulmuş bir saat gibi tıkır tıkır işleyen bir oyun yaratmış. İlk dakikasından son dakikasına kadar iyi hesaplanmış sahnelerle; yalnızlığı, yanılsamaları, aramayı, bulmayı, bulduğunu zannetmeyi ve kaybetmeyi anlatıyor. Dekor ve Giysi tasarımını yapan Elena İvanova ise bu başarılı yönetmenliği iyi tamamlayan bir sahne çıkarıyor karşımıza. Tek bir dekor ile yeri geldiğinde çok kaotik bir öyküye fon olmayı, yeri geldiğinde de çok neşeli bir sahneyi tamamlamayı iyi kotaran bir platform tasarlıyor. Osman Uzgören de temiz ışık çalışması ile dekor üstünde, duygu geçişlerindeki dinamizmi çok iyi yakalamış.

Her noktası iyi ayarlanmış bu oyunda, oyunculuklar nasıl peki? Oyunda ressamı oynayan ve Venedik Taciri’nden tanıdığımız Şevki Çepa ve Virginia rolündeki Ceren Narinoğlu ortalama bir performans sergilemiş. Hatta oyunun ilk perdesindeki komedi ağırlıklı sahnelerde rahatsız edici bile olabiliyorlar. Melia karakterinde Ayşe Akınsal ve Paulo ile Numan Aydın da rolünü olması gerektiği gibi canlandırıyor. Eleonora rolündeki Sinem Şahin ise oyunun en başarılı isimlerinden. Olcay Kavuzlu’ya tango sahnesi hariç her sahnede başarıyla eşlik ediyor. Ve Olcay Kavuzlu… Kontrabas, Uçurtmanın Kuyruğu, Soğuk Bir Berlin Gecesi… Oynadığı her oyunun kalitesini fazlasıyla artıran, olağanüstü bir yetenek. Bir kez daha muhteşem bir rolle her duygunun, her sahnenin hakkını sonuna kadar veriyor.

Oyunun zaman zaman aksayan yönleri de var tabii ki… Belki komedi sahneleri daha az olabilirdi. Ya da ana karakterler arasındaki ilişki gelişimleri daha ayrıntılı anlatılabilirdi. Bir de Kavuzlu ile Şahin’in tango sahnesi çok daha tutkulu olmalıydı. Şahin özellikle o sahnede biraz kasılıyor gibi. Ama olsun… Bütün bunlar bu güzel oyununun tadını kaçırmıyor. “Ben Ödüyorum” 2012-2013 sezonun kaliteli oyunlarından. Mutlaka gidip izleyin.